İki sarhoş koştura koştura ilerliyordu çıkmaz sokağın derinliklerine doğru arkalarında parasını ödemeden kaçtıkları hanın sahibi. Lakin ne hancı yakalayabilecekti bu sarhoşları ne de sarhoşlar çıkmaz sokağın sonunda sıkışacaklardı. Aslında çıkmaz sokakta değildi ya burası neyse... Vebanın hüküm sürdüğü sokaklardı bu sokağın arkası ve bariyerlerle kapatılmıştı ve çıkmaz sokak olarak isimlendirilmişti. Oysa bu iki sarhoşu tahtalardan yapılmış bir bariyer ve vebanın karanlık eli durdurur muydu ? Hıh... Sanmıyorum.
Peşlerindeki hancı kilolarından dolayı kösüldüğünde iki sarhoş arkadaş koşmaya devam ediyordu arkalarına bile bakmadan ve pervazsızca bariyere atılıp arkasına tırmanmaya başlamışlardı bile, vebanın hüküm sürdüğü o çürümüş sokaklara.
İki sarhoş arkadaşın bariyerleri tırmanıp arkalarına bakmadan o lanetli sokaklara girdiğini görünce hancı olduğu yerde soluklanıp kafasını sallamakla macerasının sonuna gelmişti. Solukları düzenlendiğinde kafasını sallaya sallaya hanın yolunu tutmuştu Hancı ki iki sarhoş arkadaşta ölümün terbiyesizce gezindiği sokaklarda kurtulmanın neşesiyle eski denizci şarkıları eşliğinde yürüyordu omuz omuza verip.
Kafaları o kadar iyiydi ki ne ölüm onları alt edebilirdi ne de ölümün korkusu. Ellerindeki şişelerin dibine geldiklerinde okkalı küfürlerle duvarlara fırlatıp ilerlemeye devam etti bu iki kafadar. Sokaklar labirent gibi birbirine bağlansada yön duygusunu yitirmiş bu iki sarhoş umursamıyordu bile kaybolmayı veya terkedilmiş evlerden yükselen ölümün kokusunu.
Gece sessiz ve ıssız bir bir kadın gibi dilenirken bu sokaklarda sarhoşlar boş boş gezinmekten sıkılınca terk edilmiş evleri yağmala fikriyle canlanmışlardı.
Belki bu iki sarhoş arkadaşı engelleyebilirdi düşlerle zehirlenmiş mantık lakin ne gerçeğin kendisi ne de mantık çoktan yaşlı bir fahışe olmuştu bu iki sarhoş için. Yağmanın heyecanı ile biraz olsun ayılsalarda yaklaştıkları evin kapısını zorlarken ikiside çamaşır ipine mandallanmış pantolonlar gibiydi.
Kapının kilidini kırdıktan sonra içeriye doğru hızla tökezledi iki sarhoş. İçeriden gelen o lanetli çürümüşlük kokusu suratlarına çarpınca doğruldukları gibi etraflarına bakındılar. Bu koku yağmanın tüm heyecanını baltalıyordu sanki. Kapı büyük bir oturma odasına açılıyordu.Odanın bir kenarına istiflenmiş eşyaların üzerine serilmiş beyaz çarşaflar çoktan içerideki karanlıkla bütünleşmişti bile.O çürümüş koku tüm karanlığa sinmiş ve bu iki sarhoşu izlemekteydi.
Sarhoşların aklı hala şaraplara kaysada uzun ve sıska olanı bu beyaz çarşaflardan birini kaldırıp altına bakmak için istiflenmiş eşyalara doğru salındı. Sonuçta yağma fikri hala kafalarında bir yerlerde yankılanıyordu.
Sırığın - şişman kısa boylu olanı ona böyle sesleniyordu - gidişine aldırmayan kısa ve şişman olanı ise girişin karşısında duran kapıya yönelmişti...
Sessizlik içindeki bu terk edilmiş evin, veba o etleri çürümüş elini bu şehre uzatmadan önceki günlerde zengin bir şarap koleksiyoncusuna ait olduğunu çok az kişi biliyordu ve emin olun ki bu iki sarhoşun bundan haberi yoktu. Bu kaderin bir cilvesi miydi yoksa zamanın o rastlantılarından biri miydi bilmiyorum. Bazen tanrı alışık olmadığımız tarzda oynatır taşlarını...
Kısa boylu ve şişman olan yuvarlak bir taş gibi kapıya ilerlerken ayaklarının altındaki tahtalardan gıcırtılar yükseliyordu. Ki bu gıcırtılar arasında belli belirsiz tıkırtılar duyulsa da ne tosun – uzun boylu ve sıska olanı ona böyle sesleniyordu - ne de sıska fark etmişti o fısıltıları.
Tosun kapıya varıp heyecanla elini kapı tokmağına attığı sırada sırık beyaz çarşafı kaldırıyordu ve gördükleri karşısında hayretle karışık bir sevinç çığlığı patlattı. Tosun önce irkildi sonrasında kafası güzel olan ruhunu saran merakla sırığın yanına salındı ve gördükleri karşısında o da arkadaşı gibi bir çığlık patlattı. Yankılar sona ererken bu sessizlikte, ikisi de karşılarında duran altın yaldızlarla işlenmiş oymalara sahip masa ve sandalyeleri incelemeye başladılar. Tabi bu arada akıllarından ne geçiyordu tanrı bilir…
Gıcırdayan tahtalar üzerinde havada uçuşan tozlara aldırmadan çoktan sandalyeleri indirip masayı odanın ortasına çekmişti bu iki sarhoş arkadaş. Sanki aralarında konuşmaya gerek yokmuş gibiydi. İkisinin de aklında hala bir alem sevdası vardı demek ki. Masa ve sandalyeleri görünce kendilerine bir ziyafet çekebilme ümidi tüm bu yağma heyecanını unutturmuştu onlara.
Masalarını yerleştirip karanlıkla bütünleşmiş o beyaz çarşafıda üzerine serdikten sonra keyifle sandalyelerine kuruldular. Emin olun ki daha önce bu kadar konforlu bir masada hiç dalmamışlardı aleme. Bunu yüzlerindeki keyifli sırıtışlardan anlayabilirdiniz. Bir de kurnazca ve ayyaşça bakışlarından.
Kısa bir soluklanmanın ardından tosunun yüz ifadesi aklına gelen bir şeyle değişmişti. Bu keyfi tamamlayacak başka lüks şeylerde olmalıydı bu terk edilmiş evde. Tosunu izleyen sırıkta hemfikir olacak ki yüzündeki ifade tosunun yardımıyla bu fikrin izleriyle süslenmişti. İkisi de oturdukları sandalyelerden hızla kalkarak girişin karşısında duran kapıya çuvallandılar heyecanla....
Pervazsızlık bu iki sarhoşun dizlerine kadar geliyordu bu gece ve zaten iyi olan kafalarıyla her türlü tedbiri yahutta eski hikayelerdeki ürkütücü gerçekleri umursamıyorlardı bile. Kapı tokmağına ulaşan tabi ki sırıktı.Sırı tokmağı çevirdiği anda kısa fakat şişman vücudu ile tosun hızını alamayıp sırıkla birlikte geniş bir koridora yuvarlandılar. Gecenin bu dengesizliği onların suratında kahkahalar olarak yankılanıyordu. Yerlerinden kalkmaya çalışırlarken emekleyen bebeklerden faksızdılar emin olun.
Bu ani girişimin ardından biraz olsun çoşkunluklarını dinginleyen iki sarhoş arkadaş geniş olan koridoru incelemeye başladılar. Sırık sanata karşı biraz duyarlı olanıydı ve gözleri ilk olarak duvarlarda asılı duran tablolara kaydı. Tablolar o kadar eskiydi ki artık boyaları bakımsızlıktan kalkmış bazı kısımlarıda dökülmüştü. Sırığın asıl dikkatini çekense tablolardan sadece biriydi... Bu tablo o kadar komikti ki ne yaşadığı çağ ( ki sırık bunun farkında mıydı bilmiyorum ) ile ne de gelecekle ilgili olabilirdi. Hayretle incelediği resimde büyük bir bilardo masasının üzerinde elinde ıstaka ile atış yapmaya hazırlanan bir fransız buldoğu duruyordu ağzında prosu ile ve arkasında birçok farklı cinsten köpekte ellerinde biralar buldoğu izlemekteydi. Bu garip resme bakarken sırık ne bilardoyu biliyordu, ne de bu köpeklerden birçoğunu. Resim üzerinde fazla düşünmeye gerek duymadı çünkü bazı köpek cinslerinin böyle şeyler yapabileceğini düşünerek tablolar arasındaki uzun ince pencerelerden birine giderek dışarıya baktı.
Tosun ise tavandaki avizelere hayranlıkla bakarken kafasında sadece masalarını şenlendirecek şeyler vardı. Mesela bu evin bir mahzeni olabilirdi kendisine göre. Olmalıydı hatta. Bu fikrin üzerine yoğunlaşan tosun koridorun sonundaki kapıya doğru yöneldi.
Sırığın ise pencereden görebildiği bahçenin kasvetiydi. Ölü sarmaşıklarla kaplanmış küçük bir bahçe... Bu görüntü onu susatmış olmalı yahutta duygularını kabartmış olmalı ki şarap bulma ümidiyle tosunun arkasından salınmıştı kapıya doğru...